Bir dalış eğitmeni olarak defalarca tanık olduğum bir konudan bahsetmek istiyorum bugün. Dalış merkezine gelen öğrenciler genellikle ve normal olarak çok heyecanlıdır. Herkes gülümser, fotoğraf çeker ve neden dalışa başlamak istediğinden bahseder. Her şey oldukça keyifli gözükür.
Fakat bazen su ile ilk buluşma anında stres ve gerginlik baş gösterebilir. Nefes alış verişi hızlanır, zihnimiz karışık sinyaller gönderir ve kalp ritmi yükselir. Ve bazen kursiyerden o işaret gelir.
‘’ Yukarı çıkmak istiyorum.’’
Birçok insan için ilk dalış sadece fiziksel bir deneyim değildir. Aynı zamanda psikolojik bir deneyimdir. Ve bu aslında tamamen normaldir. Peki o ilk dalış anında neler yaşıyoruz gelin bakalım.

İnsanlar evrimsel olarak su altında yaşamak için gelişmiş canlılar değil. Beynimiz kara ortamına alışkın. Nefes almak, hareket etmek ve çevremizi algılamak karada oldukça doğaldır. Ancak dalış yaptığımızda aynı anda alışkın olmadığımız birçok şey olur.
Öncelikle maskemiz. Birçoğumuz için burnumuzun kullanım dışı kalması ve sadece ağızdan nefes alıp vermek alışılmadık bir durumdur. Ayrıca dalış esnasında bir anda vücudumuz yerçekimi ile olan bağlantısını yitirir. Sesleri ve görüşü algılamamız değişir. Ve beynimiz ait olmadığımız bir yerdeymişiz hissine kapılır.
Beyin bu durumu ilk başta alışılmadık ve potansiyel olarak tehlikeli bir durum olarak yorumlayabilir. Ve burada devreye en eski savunma mekanizmalarımızdan biri girer.
Beyinde amigdala adı verilen küçük bir yapı vardır. Bu yapı korku ve tehlike algısında önemli rol oynar. Beyin bir tehdit algıladığında, vücut hemen “savaş ya da kaç ” tepkisini başlatır. Ve vücudun buna tepkisi kalp atışının hızlanması, nefes alışverişinin sıklaşması, kasların gerilmesi ve adrenalin, kortizon salgılaması olur.
Karada bu tepki hayatta kalmamıza yardımcı olabilir. Ama su altında durum biraz daha farklı işliyor. Çünkü dalışta ihtiyacımız olan şey tam tersidir. Yavaş nefes almak ve sakin kalmak. Bu yüzden yeni dalgıçların ilk görevi aslında beyne ortamın güvenli olduğunu öğretmektir.


İlginç olan şey şu ki çoğu yeni dalgıçta bir noktadan sonra her şey bir anda değişir. Beyin hemen yeni koşullara adapte olur. Nefes alabiliyorum, herşey kontrol altında ve burası çok keyifli.
İşte bu noktada stres azalır. Zihin artık hayatta kalma modundan çıkar ve merak moduna girer. Dalgıç etrafındaki güzelliklerin farkına varır. Balıkların, ışığın ve suyun hareketinin büyüsüne kapılır.
Dalış eğitimlerinde her şeyin yavaş yapılmasının nedeni sadece güvenlik değildir. Aynı zamanda psikolojik adaptasyondur. Stresli öğrencilerime her zaman hatırlattığım birşey vardır.
‘’ İnsan bilmediği şeyden korkar. ‘’
Bundan daha doğal birşey yok. Ama kurs ilerledikçe, kafalardaki soru işaretleri ortadan kalktıkça dalıcılarda bir rahatlama hemen kendini gösteririr. Yani kursa başlamadan heyecanlı olmanız çok normal.
İyi bir eğitmen öğrencisine zaman tanır. Bütün kurs sürecini soru işaretlerine yer bırakmayacak şekilde açıklar. Yani ilk briefing bittikten sonra kursiyerin kafasındaki korkuya sebep olan sorular cevaplanmış ve kursun bütün aşamaları tek tek açıklığa kavuşturulmuş olmalıdır.
Ayrıca az miktarda kontrol edilebilir heyecan iyi bir şeydir. Bu duygu dalgıcın daha dikkatli olmasını sağlar. Sonra heyecan yerini dalışa, dalış kurallarına ve sualtına olan saygıya bırakır.
Ve zamanla dalış birçok insan için hayatın en sakin deneyimlerinden biri haline gelir. Birçok dalgıç için okyanus, deniz ve göller dünyadaki en sessiz ve huzurlu yerlerden biri oluverir.
Kalın sağlıcakla





