Kore Yarımadasında Nükleer Kabadayılık

Nükleer silahlar hakkında konuştuğumuzda genellikle konu hemen Hiroşima, Nagazaki veya Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş gerginliğine gelir. Hafızamızda çok taze olan ve hala etkilerini günümüzde bile gözlemlediğimiz bu nükleer felaketlerin acısı hala çok tazedir. Fakat konu orada kapanmış değil. Birçoğumuzun konuşmadığı şey , Kore Savaşı sırasında Kore Yarımadası’nda nükleer silahların kullanılmasının uzak bir fantezi veya çılgın bir fikir olmadığı, aksine bu konunun en üst düzeyde ciddi bir şekilde tartışıldığı gerçeğidir.

Yani büyük felaketin yaşanmasının ardından, sadece 5 yıl sonra nükleer bomba zorbalığı yine gündemdeydi.

Ve bu unutulmuş bölüm, bugün hala küresel siyaseti şekillendiren bir şeyi açıklamaya yardımcı oluyor bence. Kuzey Kore’nin nükleer silahlara olan takıntısının birdenbire ortaya çıkmış olmadığı gerçeği.

Kore Savaşı, 1950 yılında sömürge travması ve ideolojik bölünmeden kaynaklanan bir iç savaş olarak başladı, ancak hızla uluslararası bir çatışmaya dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri, BM destekli bir gücü yöneterek Güney’i desteklerken, Çin Kuzey adına müdahale etti.

1950’nin sonlarına doğru, Washington’un bakış açısından durum vahim görünüyordu. BM güçleri kuzeye doğru ilerlemiş, Çin büyük bir güçle savaşa girmiş ve aniden çatışma kontrol edilemez hale gelmişti.

İşte bu noktada nükleer silahlar gündeme geldi.

ABD Başkanı Harry S. Truman, Kasım 1950’de Kore’de atom silahlarının kullanımının “aktif olarak değerlendirildiğini” kamuoyuna açıkladı.

Bu, dil sürçmesi değildi. Gerçekten Japonya’daki yıkımdan hiç ders alınmamış gibi tekrardan, bu sefer Kore Yarımadasında bir katliam gündemdeydi.

Başkan Truman kendi başkanlığında böyle bir yıkımın sorumluluğunu almak istemese de konuyu gündeme getirerek düşmanlarına mesaj vermekten geri kalmamıştı.

O dönemde, ABD nükleer güç konusunda tekel veya tekele yakın bir konuma sahipti ve atom silahlarını sadece son çare olarak değil, aynı zamanda siyasi baskı aracı olarak da görüyordu. Ve günümüzde bu kabadayılığın hala geçerli olduğunu görüyoruz.

Nükleer bombardıman uçakları Pasifik’e sevk edildi.

Hedefler arasında Kuzey Kore ve potansiyel olarak Çin’deki askeri altyapı da vardı. Amaç mutlaka şehirleri yok etmek değil, ezici bir güç gösterisi yapmaktı. Yani asıl amaç Kore Yarımadasında zulmü bitirmek, baskı altında yaşayan insanlara rahat nefes aldırmak değil tam aksine bir gövde gösterisi yapmaktı. Sonuçta bomba başka ülke toprağına atılacak, ölecek olan başka ülkenin insanı, yıkılacak olan başka ülke. Kabadayılar için gerisinin pek bir önemi yok.

Bombanın atılması gerekliliğini ilk gündeme getiren General Douglas MacArthur. Bugün Güney Kore’de bir kahraman gibi anılan MacArthur nükleer silah kullanımı konusundaki ısrarcılığı ile Kore Yarımadasını hiçte umursamadığını zaten belli etmiştir.

Ülke içerisindeki sivil liderler ve müttefik ülkelerin müdahil olmasıyla bu karardan vazgeçildi. İlgiltere böyle bir kararın BM’in sonu olacağını savunarak nükleer kullanımına karşı kesin tavıt almıştı. Tabiki sadece bu değildi karardan vazgeçiren etkenler.

Sovyetler Birliği 1949 yılında nükleer silahlara sahipti. Kore’de bir nükleer saldırı şunları tetikleyebilirdi yeniden bir küresel savaşa sebep olabilirdi.

Dünya çapında Anti- Amerikan bir hareket başlayabilir, Asya halkları arasında bir Amerikan karşıtlığı baş gösterebilirdi.

Nükleer silahlar hiç kullanılmamış olsa da, tehdidin kendisi Kuzey Kore’de kolektif hafızanın bir parçası haline geldi. Şunları yaşamış sahip bir ülke düşünün.

Japon sömürge yönetimi tarafından zaten yıkıma uğramış,

Savaş sırasında acımasızca bombalanmış (Kuzey Kore altyapısının önemli bir bölümünü kaybetmiş),

Dünyanın en güçlü askeri gücü, nükleer imhayı açıkça düşünen kamuoyuna açıklamalarda bulunmuş.

Kuzey Kore için nükleer silahlar daha sonra caydırıcılıktan daha fazlası haline geldi. Yok olmaya karşı bir sigorta haline geldi.

Bunları Kuzey Kore Rejiminden bağımsız olarak söylüyorum. Bu, otoriterliği veya baskıyı haklı çıkarmaz, ancak psikolojiyi açıklar.

Ve aslında hikayenin Kore veya Japonya değil, çok daha büyük bir sorun olduğuna işaret etmeye çalışıyorum.

Modern tarih boyunca vr günümüzde en güçlü ülkeler daha küçük ülkeleri kontrol etmek için defalarca yıkım tehdidini kullandılar. Nükleer silahlar bu dengesizliğin en üst düzeydeki ifadesi haline geldi.

Noam Chomsky bir keresinde bu dinamiği açıkça şöyle özetler.

“Güçlüler ellerinden geleni yapar, zayıflar ise katlanmak zorunda olduklarına katlanır.”

Toplumsal bir bakış açısıyla, nükleer silahlar savunma araçları değildir. Bunlar, korku yoluyla küresel hiyerarşileri korumak için tasarlanmış egemenlik araçlarıdır.

Korku miras kalır. Tehditler izler bırakır. Ve bir zamanlar birilerini sindirmek için kullanılan güç, geri çekildikten sonra da uzun süre hatırlanır.

Güney Kore’de, özellikle DMZ yakınlarında seyahat ederseniz, bu gerilimi bugün bile hissedebilirsiniz. Sınır yakınlarındaki müzeler, anıtlar ve sakin köyler sadece bölünmeyi değil, çözülmemiş korkuyu da anlatır.

Siyaset unutturmaya çalışsa bile topraklar hatırlar.

Yazıyı Paylaş

Önerilen Yazılar